— Vincent Van Gogh (via birmusibet)
-Huzur yataklarımızda yoktur
Öyle deme, benim yatağıma huzur uğramıştı. Uğradığı zamanları anımsayıp huzurun damakta bıraktığı tatla varlığını kanıtlıyorum kendime şimdi.
Huzur yataklarımızda vardır, yansımalarına sahip olmayana yok görünür çünkü…
Serçe, kumrunun bıraktığı lokmanın ufaklığına takılmaz çünkü kendi de zatn ufaktır. Mühim olan gidenin büyük olduğuna takılıp kalmamaktır belki.
-Huzur yataklarımızda yoktur
Öyle deme, benim yatağıma huzur uğramıştı. Uğradığı zamanları anımsayıp huzurun damakta bıraktığı tatla varlığını kanıtlıyorum kendime şimdi.
Huzur yataklarımızda vardır, yansımalarına sahip olmayana yok görünür çünkü henüz varlığının kanıtına varamamıştır.
Mercy?
(Kaynak: youtube.com)
Daha önce hiç yağmamışçasına yağan yağmurda yürüdüm, düştüm, düşünden düştüm, göremeyince sevemedin, görmeni çok isterdim.
Sana yıldızları göstereyim mi?
Ben bazen nefes alamıyorum. Gözlerimi kapatıyorum önce, o son kalan nefesi hapsediyorum içime ve bekliyorum öylece. Kalp atışlarım hızlanırken bir karıncalanma oluyor dudaklarımda. Hissi yitirmeden önceki his patlaması. Uyuşurken dudaklarım ellerim titremeye başlıyor. Evren sepya, gözlerime ahşap rengi boya çalınmış, yitirmişler yeşilliğini. Çok sabah yeşil yeşil uyandım yüzüne, severek uzaktan baktım burun burunayken.
Ben bazen nefes alamıyorum, sahip olduğum son nefesi tutmak için çırpınmak niye? Tutsam da nefessiz kalıcam sonunda tutmasam da. Kaçınılmaza ulaşmayı ertelemek niye?
Yatağıma sırtüstü uzandığımda mutluluk ya da huzurdan nefesim kesilsin istiyorum, 500T’de sevgili rolü yapılan o son saatteki nemli ve sarsan nefes kesilmesini değil.
Yüreğimi hoplatmayın. Midem nasıl ki bir kalktımı bir daha dinmiyor, yüreğim de öyle.
Kokusu sayesinde beraber geçirdiğimiz günler olmuştu. Bitti.
Ben iyi biri değilim. Çiviyi söken çivi, rebound girl, doğru kadının yansıması, film sahnelerince yaşayan, ben, gerçek değilim. Gerçek şeyler yaşayacak kadar da uzun bir ömrüm olmayacak.
Canım yanıyo, Can’ım yanıyo, yandım ve son can hakkımı iyi değerlendirmek zorundayım. Bir daha 100 altın toplayıp 1 can kazanabilecek gücüm olduğunu sanmıyorum. Kazanabileceğimi sanmıyorum. Son canımla oyuna umutsuz başlıyorum.
Kazablanka’da, durgun suda ince ince dalgalar çıkaran koyu ahşaptan bir sandala oturdu toy görünümlü ruhu elmas kadar eskimiş genç. Ona elindeki enstrümanı aldıran kadın olmak vardı. Muhtemelen de birilerine bir sanat ögesi aldıran kadın olmuşluğum vardır. Mutlu ilişkilerden sanat doğmaz. En güzel şarkılar bağları kopmuş kadınlara yazılmıştır. Beni çok kopardılar.
“Bu adamdan ayrılarak bunları yazdıran kadını tebrik etmek gerek.” Hayır işte bunu yapma. Çok sığ düşünüyorsun. Kadın ne olursa olsun adamın sevgisi kadardır. Adam nasıl sevmişse onun paralel evrendeki yansımasıdır ayrılıkta yaşanan hisler. “Giden bir kadına bunları yazmak için nasıl sevmiş adam, tebrik etmek gerek.” dersen öper başıma koyarım.
“Senin bana yaptığını ben şimdi bir başkasına yapıyorum”la, “onun sana yaptığını şimdi sen bana yapıyorsun” arası bir yerde ölmeliydim. Böylesi daha şairane olurdu. Mahşere kadar cennetin kapısında seni bekler ve bir başkasıyla gelişine tanıklık ederdim. Sonuçta cennetin kapısının önündeyim, dünyadakinden daha az acı çekerdim.
Yalnız kalmaya ihtiyacım yok, doğru adama şimdi ihtiyacım var. Evet, safi ihtiyaç. Bunun böyle olduğunu kabul edemeyen korkaklardan olamicam. Hepinizinki bir ihtiyaç ve hepimizin çektiği yoksunluk. Yoksun’luk.
merhaba ben irem özçiçek
Sevgilim… Bir kelimeyi bir insanın ağzından duymaya hiç bu kadar can atmamıştım. Ellerim titriyor yanlışlıkla bile olsa teninle buluştuğunda tenim. Uyuşuyor dudaklarım sebepsiz yere, nefes almayı öğrenmem gerekiyor yeniden, senin elinden.
Sevgilim… İçimi dışımı dökerken bir de baktım üstüne başına saçılmışım. Hiç toplamadın, dağınıklığıma cuk oturdun. Yadırgamadın, yargılamadın, ağlatmadın, sarıldın, uyuttun, daha sıkı sarıldın, çok ağladım, hiç fark etmedim koynunda ağlarken gözyaşlarımın kalbine kalbine aktığını. Babanı dinledin, solundan ayırmadın beni, en sonunda soluna yerleştirdin. Hiç yadırgamadım, tanıdık bir bedene hapsolmuş daha önce görmediğim kadar güzel seven bir adam oldun. Erken bulmuş olmaktan korktuğum bir adam oldun.
Sevgilim… Yıllardır sevilmediğini farketmek bir esnaf lokantasında hıçkırıklara boğarak ağlatabilir seni demiştim, o esnaf lokantasında koklayarak öptün beni. Yuttum sözlerimi, hislerimi, dilimi.
Sevgilim… Ben seni sevdiğimi ilk sen bir başkasına sevgilim derken farkettim. Aradan aylar geçti, ayın çeşitli halleri geçti, atlılar geçti, evler yıkıldı, savaşlar çıktı, insanlar öldü, insanlar ameliyat oldu, senle ben hastanelere sığamadık. Dünya değişti, ben de değiştim, sen, iyi ki sen de değiştin.
Sevgilim… Kötü alışkanlıklarımdan sıyıranım, rüyalarımda kahramanım, gerçekliğimde yanılgım, hastalığımda merhemim, sevgimde acım, acımda ilacım, ilacımda bir şifalı bitki, bitkimde bitkinliğimin esiri. Yorgunluğuma deva bir yatak, neşeme neşe bir lunapark, kulağıma küpe, istersem sünepe, istersem tam bir efe!
Sevgilim… Tek kelimede binlercemin sahibi, dinlence yerim, eğlence evim, yokluktaki zenginliğim, karmaşadaki düzenim, kördüğüm çözenim, ezberbozanım, benim.
Sevgilim, benim olan, evimi bilen, kitaplığıma dokunmuş, yüreğimi okumuş, uyurken izlemiş, uyutmak için sevmiş, uyandırmak için mırıldanmış. “Ne ara” sorusu hayatın anlamı gibi, ne zaman düşünsem başka bir ara geliyo aklıma. Her ara’yı çok seviyorum ben. Senden önce, kendim bile farketmeden önce, işleri bu kadar karıştırma sebebim nedir derken, sevgilim, sen bile bilmezken, ben bile bilmezken, dokunurken yanacağımızı bile bile…sevgilim…
Van Gogh’s Paintings Get Tilt-Shifted by Serena Malyon
Serena Malyon, a 3rd-year student at art school, took some of van Gogh’s most beautiful paintings and altered them in Photoshop to achieved this amazing tilt-shift effect.
(carnetimaginaire gönderdi)
Pelikan ağaç, ay tutulması, havalimanı arası bir yerdi
Uyumuyoruz. Geceler bizim, yalnızca gecelere sahibiz. Gün doğumunda uyuyup rüyamızda kendi evrenlerimize yerleşiyoruz. Birimiz okuyor birimiz işe gidiyoruz. Arada uyanacak gibi oluyoruz ve rüya dayanılmaz hale dönüşüyor bu anlarda. Hava kararmaya başlıyor ve bir otobüs, bir metro, bir tekerlekli araç uyanma sürecini başlatıyor.
Uykudan uyanmak bir düşme ritüeli gibi olduğundan uyanırken sarılıyoruz birbirimize. Gerçek hayata dönüyoruz günde 3 öğün mümkün olduğunda daha bile fazla.
Cerrahpaşa’da Eminönü kokmamın sebebi odur. Kalıpları bir dökülmüş eş tuzluklar gibiymişiz. Dokunmamış görmemişiz, pek çok şeyi bilmemişiz.
İlkler, sonlar, karmaşalar, entrikalar, karışık ilişkiler, hayır olmazlar, erkenler, çok erkenler, zamanı değiller, ama tam zamanılar, nolur nolur nolur’lar, her anımız bir film sahnesi gibi olmak zorunda mı’lar, değil ama böyle olmayı seviyoruz’lar, ne aralar, nasıllar iyiler mi bütün bu hislerin içinde yüzmelerin sonunda kıyıya ulaşmalar?
Elimde havlu, çok ıslandın, çok yüzdün, kolların yorgun, ağırdım çok haklısın, öğrendim yürümeyi, yürüdüm. Sana doğru…
Başım dönüyor düşündükçe. 94 gün önce yan yana durduğumuz anlardan başka her şey yanlıştı. Yanlış kalmadı diyorsun ama hala bir şeyler var çözülmesi gereken. Biraz su, biraz şarap, biraz kadın kokusu, biraz samimiyet ve biraz da ikimizin de sahip olduğu o kendinden eminliğin arındıramayacağı şeyler değiller hiçbiri.
Yanlış bir şey yok, yalnız bir şey yok, aceleye gerek yok, beklemeyi bilirim.
Güne ilk defa birlikte başlamadık ama bir bütün sabahı öğlene ilk defa bağlayabildik. Biber gazları atıldı, sloganlar savruldu, insanlar koşturdu ve biz yürüdük, uçurduk, pastane açtık, festo sosu, can erik, havalimanı, metrobüsler çalışmıyor, gözler çalışıyor, bulduğuma inanayım mı? İnanmaya başla…
İstanbul en taş kalbi bile yumuşatmayı becerebilen, ışıltılı ve çok şık bir kadın. Arabulucu, ezberbozan, tüm canlılara belki de hükmedebilecek bir kadın. Bana yol göster, hadi bana yol göster, yol göstermeyecek olsan pelikanı göstermezdin. Tava şeklini daha önce hiç bu kadar sevmemiştim. Sana yıldızları göstermenin karşılığında dolunayda tutulacağımı hiç bilmemiştim. İki ay tutulması arası bir şeyler oldu bana.
Ümidinizi kestiğiniz zaman gerçekleşebilirmiş o çok arzuladığınız şeyler. Daha kıymetli olabilirmiş. Zorlu bir yola girmiş gibi görünsenizde pişman olmayın.
Bir Fransız coffee shop’ta sokak lambasının altındaki ufak yuvarlak masada oturup, İngilizce konuşup, Türkçe sipariş verip aşk kokabilisiniz, şaşırmayın. Sevgilim dediğinde içinizde oluşan kıvrım kıvrım dalgalanmaya kendinizi bırakın, ufaktan başınız dönebilir, dönsün.
Biri çıkacak karşına dediler, öyle biri ki senin bütün kirli çamaşırlarını bilecek ve bunlarla sevecek seni. Herkesten sakladığın en karanlık sırlarını biliyor olacak. Anlatmadıklarını bile… Dedi ki adını duymayı bile seveceksin ondan, sevgi sözcüklerini iyiyken ismini kötüyken kullanmayacak çünkü. Büyük bir üzüntü atlatacaksınız beraber, ağır geçecek, hep yanında olacak, şaşıracaksın her baktığın yönde onu görünce. Bir güçlüğü beraber atlatacaksınız dediler. Sen susunca o konuşacak, o susunca sen konuşacaksın. İnandım.
Gözlerinin içine bakınca ağzından çıkanı değil yüzündeki altyazıyı okuyacak deseler, elleriniz aynı kalıptan çıkmış gibi olacak deseler, nefes alışlarını sayacak, seni nefessiz bırakacak, kokusuna panik atak geçireceksin deseler, Madonna’yı çok derinden anlayacak, ellerini onun yüzünden çekemeyeceksin, dokunmadan önceki o bir milisaniyelik zaman diliminde gözlerini kapatarak ilk temasın tadını çıkaracaksın deseler, bu güne kadar gördüğün bütün renkleri unut, gökkuşağı aslında binlerce renk ve senin elindeki taştan çıkıyor deseler inanmazdım. İnanmak gerek.
Ben, Mayıs’ın kızı, Havuz kızı, bir rüya üstüne sayfalarca yazan ben, tek kelimeye saatlerce tek cümleye günlerce dil döken ben, nasıl ki nefesim kesiliyorsa ellerim de kesiliyor. Hisler şenliğe koşarcasına akın ederken kelimeler giderek arkalara yer açıyorlar diğer hislere. Yazamayacak olduğum an yaşayamadığım an olur derdim kendi kendime ama sanırım top noktada yaşamak da aynı kapıya çıkıyormuş. Neresinden başlarsam başlayayım “başı” değil, ne kadar anlatırsam anlatayım “tam” olmaz.
Ne ara?
“Doctor Who?” gibi bir soru oldu bu bizim için. Cevabını bilmediğimiz ve alamayacağımız halde, cevabının hiçbir önemi olmaması da ayrı, soruyoruz.
Pelikan ağacı ve havalimanı arasında olanları bile seviyorum. Çok ağır cümleler duyacağımı düşünüyorum. Benim önceliğim kendim değil bir yerde, ben kendimden eminim, planlamadım, kurgulamadım, zorlamadım, bir baktım burnum burnunu sevmiş ve bu bana yetmiş…
Böyle bir kadın sabah uyandığı an, makyajsız ve gerçek. Daha sıcak olur o an, ucuz parfümler değil kendi kokusu vardır. Böyle burnunu gömersin boynuna, gözleri daha tam açılmamıştır onun. Kedi gibi. İçine çekersin kokusunu. Otur tüm gün sev onu. Pijamaların içinde. Dudakları kurudur, öp onu. İyileştir ve nefes aldıkça sev.
yaz gelsin
(Kaynak: madewell, ordadabirilerivar gönderdi)
Hatun haklı
Sevgili iş arkadaşımla öğle yemeğine çıktık. Akbili sigara paketinin ambalajına sıkıştırdım kaybetmiyim diye. Okutmaya çalışıyorum hiç oralı olmuyo ilk seferinde. Paketten çıkarınca hayat bayram olsa şeklinde çok güzel çalışıyor ama.
Yemekten dönerken bunun derdi ne anlamıyorum dedim sigara paketine tutturulmuş akbile bakarak. Pelin de jelatinden diyiverdi. Harbi mi lan dedim keza o sırada soldan soldan belime bıçak gibi ağrı saplanıyordu. Cevap muazzamdı;
“E tabi kızım, biz nasıl prezervatif sevmiyorsak o da sevmiyo işte”
